Çook uzun zamandan sonra bir yazı girmek istedim, sadece şunu merak ediyorum ve mümkünse yorum aracılığıyla ya da herhangi bir şekilde cevap verebilirseniz sevinirim. Çok az sayıda da olsa hemen hemen her gün 3-5 (üj bej) ziyaretçim oluyor. Siz kimsiniz arkadaşlar? Ne işiniz var böylesine terkedilmiş, sadece alıntı yazılarla dolu bir blogda?
8 Tem
intihar
Amerikan Adlî Tıp Derneğinin
1994’te San Diego’da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don
Harper Mills aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla
dinleyicilerini şaşkına çevirmişti.
23 Mart 1994’te Ronald Opus’un
cesedini inceleyen adlî tabip onun kafasından yediği kurşunla öldüğü
sonucuna vardı. Müteveffa on katlı bir binanın tepesinden intihar
niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu geride bıraktığı bir notta
açıklıyordu.) Ancak dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen
bir kurşun başına isabet etmiş hayatı bu kurşunla sona ermişti.
Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için
konulmuş bir ağ vardı; ama bu ağın varlığını ne silahı çeken ne de
müteveffa biliyordu. Açıkçası kurşun olmasaydı Opus’un intihar girişimi
başarılı olamayacak; zemine çakılmadan sekizinci kattaki ağa takılıp
kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra “Normal olarak” diye devam etti
Dr. Mills “intihar etmeye karar veren biri mekanizma tasarladığı gibi
olmasa da bunu eninde sonunda başarır.”
Opus’un dokuz kat aşağıda
yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen
kurşunla vurulmuş olması muhtemelen onun ölüm şeklini intihardan
cinayete çevirmeyecekti. Fakat Opus’un intihar girişiminin başarılı
olmayışı savcıyı elinde bir cinayet vak’ası olduğu düşüncesine itti.
Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı
yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle
sinirlenmişti ki tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden
dışarı yöneldi ve Opus’a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye
teşebbüs eder fakat B şahsını öldürürse o B şahsını öldürmekten suçlu
sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla dokuzuncu
kattaki yaşlı adam cinayetten suçluydu. Bu suçlamayla karşı karşıya
kaldığında adam da karısı da çok şaşırdılar. Çünkü tetiği çekerken adam
da karısı da silahın dolu olmadığından kesinlikle emindiler. Yaşlı adam
uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık
haline getirmişti. Bunu karısı da bilir o yüzden adamın tehdidine pek
aldırmazdı. Kısacası adamın karısını öldürme kasdı yoktu; silahın dolu
olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece Opus’un öldürülmesi bir kaza oluyordu;
silah kazara doldurulmuştu.
Araştırmalara devam edilince ölümcül
kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken
gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre yaşlı kadın oğlundan
mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma
temayülünü bilen oğul annesini cezalandırma kasdıyla babasının annesini
vuracağını umarak gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek baba
cinayetten suçlanacak mallar oğula kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin
oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti.
Tam
bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam
edilince geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan
bir tartışma yaşamamaları dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü
başaramayışı nedeniyle oğlun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. Bu onu 23
Mart’ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti.
Ancak ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken
babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip
pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle Ronald Opus’un
hayatı sona ermişti.
Dosya intihar olarak kapatıldı.
alıntıdır.
27 Şub
türlerine göre gelinler
Gelin-i Muazzama
Bu gelin çeşidinin melekten kanadı eksiktir, sayısı soyu tükenmekte olan kelaynaklardan da azdır. Özelliklerinin en başında marifetleri gelir. On parmağında her parmak başına 100 marifet düşer. Temiz, titiz, güler yüzlüdür ve mutfakta muhteşemdirler. Kocasına itaatkar, gelirine kanaatkar, bollukta sefakar, yoklukta cefakar, yavrularına fedakar, kayınvalide ve kayınpederine hürmetkar, eşinin tüm sülalesine hizmetkar, kendi ailesine vefakardır. Anlaşılacağı üzere böyle bir gelin sahibi olmak herkes için her açıdan karlıdır.
Çalışan Gelin
Genelde tahsillilerdir, eşine ekonomik destek için “hayat müşterektir” ilkesiyle hareket ederler. En sevdikleri dizeler “Çocuk da yaparım kariyer de” sözlerinden oluşur. Hem işe hem eve yetişirler, cebbar cevahir bir yapıları vardır. Planlı programlı hayat sürerler, hafta içi gelen misafirleri sevmezler. Kayınvalideleri ile sık görüşemedikleri için güller gibi geçinirler. Çocuklarının bakımı için her iki tarafın kayınvalideleriyle iyi geçiniyor olmasının ayrıca önemi vardır.
Hürrem Sultan Gelin
Bu tür gelinlerin ilm-i siyaseti çok gelişmiştir. Tüm siyasetlerini kocaları üzerinden yürütürler kayınvalideleri ile sıcak cephe savaşına girmezler. Eve yardımcı tutup tüm temizliği ona yaptırıp akşama eşine “Bütün evi tek başıma temizledim” diyerek nazlanma örneği beynelmilel tavırlarıdır. Kocaları tarafından el üstünde tutulurlar. Hayatlarından memnundurlar. Kayınvalideleri bu gelinlerle başta mücadele etse de bir süre sonra gelinin yapacağı küçük bir operasyonla etkisiz hale getirilir, köşeye sinmek suretiyle pes eder.
Sarımsak Gelin
Adını bir özdeyişten alır. “Sarımsağı gelin etmişler kırk gün kokusunu çıkarmamış” sözü itibariyle anlaşılacağı üzere bu gelin çeşidi dünürcülük, söz, nişan gibi nikah tarihine kadar olan bütün zamanlarda her yönden tercih edilen özellikler sunar. Ancak nikah töreni sonrasında işlerde ciddi bir değişim olur. O ilk zamanlardaki melek gelin adayının yerinde yeller esiyordur. Dışardan anlamak mümkün değildir. Zira kendilerinin teatral yönleri pek kuvvetlidir ve en iyi kadın oyuncu dalında Oscar ödülünü hak ederler. Bu tarz maharetlerle donanmış gelin karşısında duanın gücüne sığınılmasından başka çare yoktur. Çocuk yaptıktan sonra davranışlarındaki şiddet giderek artar.
Okumuş, beceriksiz, çalışan gelin
Bu gelin türü çoğunlukla bir evin bir kızıdır. Annesi tarafından nazlı bir şekilde büyütüldüğünden ev işlerine alıştırılmamıştır. Dolayısıyla temizlik ve yemek yapımından bihaberdir. Mutfağa girdiğinde bir UFO gibi hareket ederler, hiçbir mutfak araç ve gerecine aşinalığı yoktur. Çoğunlukla kendi yetersizliğinin farkında olduğundan kocasının sülalesine karşı bu boynu büküklüğünü iyi tavırlarıyla telafi etmeye çalışır. Geçimlidir, yeni aileye çabuk kaynar. Zamanla edineceği tecrübeler sonucu mutfak dünyasına bir yıldız gibi doğması muhtemeldir. Bu gelin türü gereken donanıma sahip olduğunda evin her işine koşturacaktır, yeter ki kendisine yol gösterecek iyi niyetli bir kayınvalideye düşsün.
Kül kedisi gelin
Bir üstte incelediğimiz gelin çeşidinin aksine bu gelinler anneleri tarafında evlilik hayatı için yetiştirilir. İlkokul çağlarından itibaren yemek yapar, dantel öğrenmesi de yine aynı tarihlere tekabül eder. Milyonlarca parçadan oluşan kendi ördüğü yatak örtüleri ve masa örtüleri ile mükellef bir çeyize sahiptir. Genelde ev hanımı olurlar ve titizlerdir. Günlük olarak halı silmek gibi takıntıları vardır. Çocukluktan gelen anne telkiniyle eşinin sülalesine karşı neye maruz kalırsa kalsın sesini çıkarmaz. Hafazanallah kayınvalide ya da Kösem Sultan türü kayınvalideye düşerse hayat felsefesi kan kussa da “kızılcık şerbeti içtim” demektir. Sevincini, kederini, hırsını, sinirini temizlik yaparak giderir.
Hafazanallah Gelin
Bu gelin tipleri de hafazanallah kayınvalideler gibi kaleme almaya dahi korktuğum bir gelin türüdür. Başında olanlara Rabbim’den sabır ve doktor kontrolünde anti-depresan öneririm. Bu gelinler sarımsak gelinler ile benzeşirler. Hafazanallah gelinler de tıpkı sarımsak gelinler gibi Oscar ödülüne layıktırlar ancak arada bir fark vardır: Sarımsak gelin en iyi oyuncu ödülünü, hafazanallah gelin en iyi senaryo, yönetmen gibi kamera arkası ödüllerini alır. Zira bu hanımlar işlerini saman altından yürütürler.
Gelin oldum yaktım kınamı
Dişi kuşum, yapmalıyım yuvamı
Kayınvalideyle iyi tutarsam aramı
Küstürmem kendime kocamı
Dişi kuşum, yapmalıyım yuvamı
Kayınvalideyle iyi tutarsam aramı
Küstürmem kendime kocamı
alıntıdır.
4 Kas
bana gözyaşı borcun var
Bana Gözyaşı Borcun Var
Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!
Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!
Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi. Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.
Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu…
Biri ilkbahar, diğeri güz.
Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!
Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!
Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu. Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı… Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.
Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.
Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!
Kadın irkildi;
- Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet… Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!
Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?
Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!
Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.
- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın…
Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!
Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle…
Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?
Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!
Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.
Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar…
Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!
Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa…
alıntıdır.
23 Ağu
effects of tv
Üniversitede Hazırlık Geçme Sınavı’na alıştırma olsun diye dershane öğretmenimin verdiği writing ödevini burada paylaşmak istedim. Belki okulundaki ödevine yardımı dokunacak olanlar vardır
Effects of TV
Television, one of the biggest part of our daily lives is maybe the one of the most influential invention of history. From black-white one channel period to today, it has been greatly developed. Now, you can watch whatever you like whenever you want. You can learn different things about different subjects. But, like most inventions, it has adverse effects also.
Documentary channels, where you can watch wild life or tour deep oceans give us great knowledge about every kind of animal. Are you a big fan of football or basketball? Lets watch one of hundreds of sports channels. Are you bored? You can watch any kind of film at any time. Want to be fear? Television can. You can play games with todays TV’s also. Moreover, new technology allows you to connect internet via TV. They’re little part of things you can do with your TV.
Despite many nice things, it can harm you or your children if you don’t know how to use it usefully. You may kill your precious time watching TV instead of your responsibilities if you dont have enough self-control. It may damage your eyes also. Your children may consider real world pale after seeing colorful and active clips or movies, or may try to do something dangerous. He may imitate a bad model for himself and this may affect all of his life. Children watching violent scenes on TV generally try what they saw on their friends or animals and this can be perceived normal by children.
Finally, Television can be very useful. But you must remember that you have some duties and you dont live in TV or as the people on TV.
12 Tem
öss sonucum
ÖSYM
2009-ÖSS Sonuçları
Sonuç Açıklama Tarihi: 12 Temmuz 2009
| T.C. Kimlik Numarası | *********** |
|---|---|
| Adı Soyadı | ALİ AVKAYA |
| DİPLOMA NOTU / PUANI |
|---|
| 084,75 |
| ÖSS PUANLARI | ORTAÖĞRETİM BAŞARI PUANI |
|||
|---|---|---|---|---|
| ÖSS-SÖZ-1 265,778 |
ÖSS-SAY-1 237,640 |
ÖSS-EA-1 268,312 |
ÖSS-DİL 279,444 |
|
| ÖSS-SÖZ-2 — |
ÖSS-SAY-2 — |
ÖSS-EA-2 — |
080,815 | |
| MEZUN OLACAĞI/OLDUĞU | ||
|---|---|---|
| Okulun Kodu | Okulun Türü | Alan/Kol/Bölüm |
| 220127 | 50027 | 2761 |
| AĞIRLIKLI ORTAÖĞRETİM BAŞARI PUANLARI (AOBP) | ||
|---|---|---|
| Sözel (AOBP-SÖZ) |
Sayısal (AOBP-SAY) |
Eşit Ağırlıklı (AOBP-EA) |
| 094,333 | 093,824 | 094,686 |
| Y-ÖSS PUANLARI | 0,3 AOBP’li | 0,8 AOBP’li | Ek Puanlı |
|---|---|---|---|
| Y-ÖSS-SÖZ-1 Puanı Basarı Sırası |
294,078 0017610 |
— — |
363,884 0002363 |
| Y-ÖSS-SAY-1 Puanı Basarı Sırası |
265,787 0105450 |
— — |
— — |
| Y-ÖSS-EA-1 Puanı Basarı Sırası |
296,718 0023865 |
344,061 0024038 |
366,786 0002825 |
| Y-ÖSS-SÖZ-2 Puanı Basarı Sırası |
— — |
— — |
— — |
| Y-ÖSS-SAY-2 Puanı Basarı Sırası |
— — |
— — |
— — |
| Y-ÖSS-EA-2 Puanı Basarı Sırası |
— — |
— — |
— — |
| Y-ÖSS-DİL Puanı Basarı Sırası |
307,744 0000663 |
354,910 0000381 |
377,550 0000176 |
23 May
iş başvurusu
Yaşanmış bir iş başvuru hikâyesi…
Alttaki iş başvuru formunu dolduran Mehmet Tartar’ın başvuru formuna yazdığı cevaplar:
1. Adınız Soyadınız:
Mehmet Tartar
2. Yaşınız:
Yirmi sekiz
3. Şirketimizdeki hangi pozisyon için başvuruyorsunuz?
Mümkünse yatay bir pozisyon için. Eğer daha ciddi bir cevap istiyorsanız, ne iş olsa yaparım. Şart öne sürebilecek durumda olsaydım, burada bu formu dolduruyor olmazdım.
4. Düşündüğünüz ücret:
Aylık 5.000 YTL maaş artı yıllık kârdan yüzde 10 hisse! Eğer bu mümkün değilse, siz bir ücret Önerin, ben size evet yahut hayır derim.
5. Eğitiminiz?
İdare eder
6. Son işiniz:
Sadist bir şefin deneme tahtası olmak.
7. Son ücretiniz:
Hak ettiğimin çok altında.
8. Önemli başarılarınız:
Arakladığım kalemlerden muhteşem bir koleksiyonum var; evde sergiliyorum.
9. İşten ayrılma sebebiniz:
Bkz. Cevap 6.
10. Size ulaşabileceğimiz saatler:
Banka atm’si gibiyim: 7/24.
11. Çalışmak istediğiniz saatler:
Pazartesi, Salı ve Perşembe 13.00-15.00 arası.
13. Şimdiki işvereninizle görüşebilir miyiz?
İşverenim olsa burada olmazdım.
14. Fizik durumunuz 20 kilogramdan fazla taşımanıza engel mi?
Belli olmaz, ne taşıdığıma bağlı.
15. Otomobiliniz var mı?
Evet, ama soru yanlış sorulmuş. “Çalışır durumda bir otomobiliniz var mı?” diye sorsaydınız, cevabım farklı olurdu.
16. Daha önce bir yarışma veya madalya kazandınız mı?
Madalyam yok ama lotoda iki kere 3 tutturdum.
17. Sigara içiyor musunuz?
Otlanacak bir enayi bulabilirsem.
18. Beş yıl sonra ne yapmayı hayal ediyorsunuz?
Bana tutkun zengin bir fotomodelle Bahama Adaları’nda yaşamayı. Bir yolunu biliyorsanız bunu beş yıl beklemeden de yapabilirim.
19. Yukarıdaki bilgilerin doğruluğunu taahhüt ediyor musunuz?
Hayır, ama sıkıyorsa aksini iddia edin.
20. Sizi bu başvuruyu yapmaya iten gerçek sebep nedir?
Birbiriyle tutarlılık derecesini kestiremediğim iki cevabım var:
a) İnsan sevgisi ve tüketicilerin iyi beslenmesine katkıda bulunma arzum.
b) Gırtlağıma kadar borca batmış olmam…
Sonuç: Mehmet Tartar işe alındı.
alıntıdır.
1 Nis
trakyalının aşk mektubu
Nufut Gözlü Sevgilim Asibe
Te büle akşam oldu mu epten akılcımı alır, gözümü göğnümü bir oş edersin beyav… Abe Allah belacımı versin seni çok severim. Yatmaz mıyım yatacıma abe bi direm uyku girmez güzlerime.. Dünerim u tarafa dünerim bu tarafa ep gene silinmez ayalin beya. Ekmekten sudan kesildim artıkın. Tarlada elim çapa tutamaz, kaavede desen ne bi laf ederim ne de kiyaat oynarım. Üldürdün beni beyaa… Düşün bobam düşün.. Amet Aganın sıpası gibi önüme baka baka solurum. Akşamları sizin maallede sülerim “Yarim sende vifa yokmu” şarkısını. Duyarsın elbet. Ölmüş nenem bile dinner. “Anlarım kızanım seni anlarım ama unda u boba varkene vermez sana asibeyi” der ep.. İşte u zaman çeltik tarlasına döner gözlerim. Epten gene vıcık vıcık olur aalamaktan…
Şu boban olcak kapçık aazlıyı yola getiremez misin beyaa.. Aşıklık çekeriz bilirsin işte. Eriye eriye göndöndü sapına döndük anacını satımının. Agana da süle düümesin artıkın beni. Sankim u iç aşık ulmamış. Düver Alla düver, sırtım gırnatacı Asan gibi kapkara oldu beyaa… Takarım sana cumuriyet altını, alırım uzun tüülü mantu, cazlı düün bilem yaparım taa ne olsun beyaa… Süle anana akşama çıtlatsın bunları bobana. Yosa atar em vallahi em billahi damarları beynimin. Buzmayasın adamın aklını. Yarın gece Alil’le Üseyn’i alırım yanıma, atarım seni Ismayıl’ın arabaya undan sonra bulsunlar bakalım bulabilcekler mi..Te ben adama bukuda sülerim başka da bişey sülemem…
Seni er şeyden çok seven sevgilin;
Yolsuzların Kara Mümin
26 Mar
beyaz
BEYAZ
Doğarsın,
Beyaz önlüklü hemşire alır seni
Beyazdır kundak bezinin rengi
Sonra büyürsün,
Beyazdır okul yakan, jilet gibi
Beyaz sayfalar dolar sen büyüdükçe;
Kararmaya başlar
Denizdeki köpük de beyazdır,
Martılar da beyaz
Teslim olan askerin salladığı bayrak da
En az un, tuz, şeker kadar beyaz.
Lapa lapa kar yağar ve gariptir ki o da,
Bembeyazdır, masallar gibi…
Ölürsün,
Beyaz kanatlı melekler alır seni,
Beyazdır, kefen bezinin rengi…
Ali Avkaya
17 Mar
vazgeçiş
Senden sonra hiç acım olmadı
Ne deliliğim kaldı sevdadan yana ne de aşka inancım bir damla
Oysa ben seni severken hiç acı çekmemiştim
Ne olduysa, sen beni sevince oldu
Bir zaman varlığını arzulayan gönlüm
Yeri geldi yokluğunu aradı durdu
Yazık, sevilme süreni kendin kısalttın
Artık dönmesen de olur
Hem sen, yokken daha güzeldin
Hem sen, varlığında tanıdığım sen değildin
Yine sevilirdin bu kadar
İnan dönüşüne bağlı değildi sevdamın ağırlığı
Yokluğuna ve imkansızlığına direnmek,
Her şeyden daha anlamlıydı
Eğer dönmeseydin, ne yapar ne eder gözlerini tedarik ederdim bir yerlerden
Elini en karanlıklarda bulup tutardım
En azından oyuncağıyla oynayan çocuk gibi kırmadan, kırılmadan
Kendi kendime severdim seni,
Artık dönmesen de olur.
Her şeyin ikincisi yenilgidir,
Her dönüş ispatıdır biraz daha, kaybetmişliğin
Mağluptur ileriye bakamayan
Bakamaz ki bir türlü pişmanlığından
Onu tutar geride bıraktığı her neyse
Daha da bağlanır ardında kalana
Terk edilen çabuk büyür, hüzün kalana düşse de
Pişmanlık hep gidenin payına
Ayrılık zor zanaat, kimse yüzde yüz gülemez
Kimse yüzde yüz gidemez
Giden dönüyorsa, sevdiğinden değil kaybettiğindendir
Ve aradığını bulamadığından
Dönene kapıyı açmayın
Sevseydi o, gitmezdi hiç bir zaman
İşte bu yüzden dönene kapılarınızı bir daha asla açmayın
Ve sen,
Gelme.
O kapı hiç açılmayacak sana
Eski rüzgarların sözü geçmez terk ettikleri dağlara
Geceye yeni şiirler gerek, gemiye yeni fırtına
Her eylüle başka yağmur
Kalana taze baharlar lazım
Ve gidene biraz yürek
Kaçanlar pişman şimdi
Kalanlar, sevmeye devam edecek.
Şimdi biz ayrıldık ya,
Birkaç gün sendeleyerek yürürüm
Ayağım takılsa da düşmem
Yine doğrulurum biliyorum,
Yaşadığım tüm aşkların üzerine yemin ediyorum
Ben artık senden vazgeçiyorum…
———————————————————————————————————————————————————————————————————————
Bu sabah da senden vazgeçtim, bütün sabahlar gibi…
güneşin ilk ışıklarına vererek umutlarımı, oyuncak dünyamın kapılarından çıkıp, girdim insan kalabalığına…
bu sabah da senden vazgeçtim,
kanlı bir gülücük dudağımda…
Bu sabah da senden vazgeçtim… insan kalabalıklarında kaybolursam, belki kaybolur diye düşündüğüm içimdeki aşkın, gözlerimde seni aratıyordu insan yüzlerinin tarifsiz derinliklerinde…
bu sabah da senden vazgeçtim,
paslı bir lanet dilimin ucunda…
Bu sabah da senden vazgeçtim… Kadifeden Kesemi takıp dudaklarıma, bir gülücük kondurup göz bebeklerime, girdim dünyanın koynuna…
bu sabah da senden vazgeçtim
sakladığım hüznüm damarlarımda…
Hatırlıyor musun bu sabah da senden vazgeçmiştim… Bu akşam da senden vazgeçiyorum;
adresimi değiştirmedim:
SENİ BEKLİYORUM,
SENDEN VAZGEÇTİĞİMİ GÖRMEN İÇİN !!!
anonim.
9 Mar
sevgisiz hayat
UNUTMAYALIM Kİ…
Sevgisiz zeka, bizi küstah yapar.
Sevgisiz adalet, bizi dizginsiz yapar.
Sevgisiz diplomasi, bizi iki yüzlü yapar.
Sevgisiz başarı, bizi kibirli yapar.
Sevgisiz zenginlik, bizi haris yapar.
Sevgisiz uysallık, bizi hizmetkâr yapar.
Sevgisiz yoksulluk, bizi mağrur, aksi yapar.
Sevgisiz güzellik, bizi gülünç yapar.
Sevgisiz kudret, bizi zorba, despot yapar.
Sevgisiz çalışma, bizi köle yapar.
Sevgisiz sadelik, bizi değersiz yapar.
Sevgisiz yasa, kural, bizi tutsak yapar.
Sevgisiz siyaset, bizi bencil yapar.
Sevgisiz inanç, bizi bağnaz yapar.
SEVGİSİZ HAYAT… ANLAMSIZDIR…
alıntıdır.
2 Mar
twilight soundtracks
aşağıdaki liste, twilight (alacakaranlık) adlı filmdeki şarkıların listesi.. ek$isozluk’ten alıntıdır..
başlangıçta orman – how i would die – carter burwell (partisyon)
açılış şarkısı – full moon – the black ghosts
kafeterya – who are they – carter burwell (partisyon)
okul öncesi – eyes on fire – blue foundation
edward ve bella biyoloji dersinde ve koridorda konuşurken – phascination phase – carter burwell (partisyon)
edward bella’yı araba kazasından kurtarırken – tremble for my beloved – collective soul
araba kazasından sonraki gece ,bella riya görürken – i dreamt of edward – carter burwell (partisyon)
la push beach, jacob efsaneyi söylerken – treaty – carter burwell (partisyon)
boathouse’da radyoda çalan şarkı – the cat’s meow – adam smalley and scott johnson
balo elbisesi için alışveriş sahnesi – i caught myself – paramore
bella kitapçıdan ayrılıp ara sokağa girer – humans are predators too – carter burwell (partisyon)
akşam yemeği – never think by rob pattinson
bella, edward’a vampir olduğunu bildiğini söyler – i know what you are – carter burwell (partisyon)
söyledikten sonra koruda – the most dangerous predator – carter burwell (partisyon)
koruda – the skin of a killer – carter burwell (partisyon)
çayırda – the lion fell in love with the lamb – carter burwell (partisyon)
edward bella’yı akşam yemeği için davet eder, billy black onu bella ile görür – complications – carter burwell (partisyon)
cullen’ların evine giderken – la traviata – the royal philharmonic orchestra
eve varış ve mutfak sahnesi – dinner with his family – carter burwell (partisyon)
rosalie sinirlenir – i would be the meal – carter burwell (partisyon)
edward piyano çalarken – bella’s lullaby – carter burwell (partisyon)
okula birlikte gittikleri sahne – spotlight – mute math
edward’ın cd playerında ve piyano çalarken duyulan parça – claire de lune – claude debussy
baseball – supermassive black hole – muse
james, victoria, ve laurent cullen’ları bulunca – nomads – carter burwell (partisyon)
bella babasına yalan söyler, ayrılması gerektiğini ekler – stuck here like mom – carter burwell (partisyon)
bella, alice ve jasper’la phoenix’e gider – bella is part of the family – carter burwell (partisyon)
james iz sürer, cullen’lar o’nu şaşırtır – tracking – carter burwell (partisyon)
bella, alice ve jasper’ın yanından ayrılır – the skin of a killer – carter burwell (partisyon)
bale stüdyosuna gidiş – in place of someone you love – carter burwell (partisyon)
edward ve james’in kavgası – showdown in the ballet studio – carter burwell (partisyon)
edward zehiri emerken- let me sign – rob pattinson
bella hastanede – edward at her bed – carter burwell (partisyon)
balodaki ilk şarkı – go all the way – perry farrell
dışardaki balo dans şarkısı – flightless bird, american mouth – iron & wine
step – radiohead
leave out all the rest – linkin park
decode – paramore
15 Şub
Türk olmak…
Aslında çok şeydir, Türk olmak. Türk olmak, Osmanlı´nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi. Kosova´da ve Bosna´da, Batı Trakya´da ve Makedonya´da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.
Türk olmak, Kıbrıs´ta, Hocalı´da, Anadolu´da ve Balkanlar´da soykırıma uğrayıp karşılığında yapmadığın soykırımla suçlanmaktır. Türk olmak , faşist olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında. Demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, milletine, tarihine sövdüğünde… Türk olmak, lisanının Avrupa´da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır. Avrupa´da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir çok asır önce Viyana´yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir, tabii ki – sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana´yı yakmadığın için.
Türk olmak, Selanik´te Pontus Anıtı´nın, Viyana´da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta´da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir. Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kıtadan dönüp bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.
Türk olmak, Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği, her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir. Türk olmak; Truva´dan bu yana, Sümer´den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır. Doğu Roma´yı da Batı Roma´yı da yıkıp yeni Roma olan AB´ye girmeye çalışmaktır, Türk olmak.
Türk olmak, Mostar´da köprüdür, Kerkük´te kaledir, İstanbul´da Kızkulesi´dir, Anadolu´da buğdaydır, Çukurova´da pamuktur, Ege´de tütün, Karadeniz´de fındık, Trakya´da ayçiçeğidir.
Türk olmak, Çanakkale´de ölmektir. Çanakkale´de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır. Düşmanın ardından rahmet okumak, anlısından helallik almaktır. Sabahları odana rahmet dolsun diye, cami açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.
Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır. Türk olmak, askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin şehit oğlunun ardından ´Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim´ demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken ´Vatan sağ olsun!´ demesidir.
Türk olmak, ´Türk çayında radyasyon olmaz!´ yalanları ile ´Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!´ diyenler ile yaşamaktır. Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır. Türk olmak, ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Ayni nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.
Türk olmak, evindeki bir kap aşın yarısını Tanrı misafirine vermektir. Kendini yerde, misafiri döşekte yatırmaktır, Türk olmak. Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık´a, Belgin Doruk´a aşık olmaktır. Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir. En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak. Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.
Türk olmak, Yunus´u bilmektir, Aşık Veysel´i sevmektir. Mevlana´yı, Haci Bektaş-i Veli´yi ve Hoca Yesevî´yi tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır. Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü´nde… Hayatın sana verdiklerine ´Nasip´, vermediklerine ´Kısmet´ demektir. Her işin ´Hayırlısına´ inanmaktır ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.
Türk olmak, Asya´da batılı, Avrupa´da doğulu diye tepki görmektir. Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradan´dan ötürü sevmektir. Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir. Türk olmak, mahalle maçı için aynı saatte on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.
Türk olmak, buhran zamanında Arjantin´de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sıraya girerek, sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir. Türk olmak, en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir. Zor iştir Türk olmak. Türk olmak Anadolu´da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir. Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu´da dik durabilmektir.
Ufuk Gökçen
8 Şub
annelik ve çalışan kadınlar
Annelik, kadınların çalışması ve modern dünyada kadının yeri üzerine internette rastladığım bir yazı.. olduğu gibi paylaşmak istiyorum… yorum sizin..
Tesadüf mü? Biri çıkıp İslam’ın kadını aşağıladığını iddia ediyor.
Söz bir biçimde anneliğe geliyor.
O da ne? İslam’ın kadını aşağıladığını iddia eden ‘modern’ bay veya
bayanların aklının dibini kazıdığınızda, anneliği fena halde aşağıladığını
görüyorsunuz. Ortak noktaları bu.
Anneliği aşağılamanın teknikleri çok. Bunun başında dünyanın en şerefli işini yapan annelere “boş kadın” muamelesi yapmak geliyor. Onlara göre çalışıyor olmak için evden çıkmak lazım. Caddeyi görmek, caddeye görünmek lazım. Bir kadının “çalışıyor” sayılması için kamuya kendisini göstermesi şart. Sabah sekiz akşam dokuz (çünkü kadın ucuz işgücü) mesai yapması şart.
Bunlar için de başka şeyler lazım: Modern görünürlüğün vacibatından olan şeyler. Her gün aynı kıyafetle, aynı saç rengiyle, aynı ayakkabıyla, aynı çantayla gidilmez ki işe! Yenilemek lazım, rengini uydurmak lazım. Saça uygun elbise, elbiseye uygun ayakkabı, ayakkabıya uygun çanta, çantaya uygun cüzdan, ona uygun cep telefonu lazım…Modası geçenleri değiştirmek lazım. Bunun için de modayı takip etmek lazım. Özetle üretim-tüketim çarkında yağ, değirmeninde un olmak lazım.
Bütün bunlar için çalışmak lazım. Çalışmadan bu masraflar nasıl kazanılacak? Daha iyi görünmek için daha çok kazanmak lazım. O da yetmiyorsa, daha daha çok kazanmak lazım. Daha çok kazanmak için harcamadan olmuyorsa, daha çok harcamak lazım. Görünmeden daha daha çok kazanılamıyorsa, daha çok görünmek lazım. Daha çok görünmek için daha çok dikkat çekmek lazımsa, onu yapmak lazım. Onu yapmak için herkesten çok harcama yapmak lazımsa, onu yapmak lazım. Herkesten çok harcamak için, herkesten çok kazanmak lazım.Hangisi hangisine lazımdı? Kafam karıştı…
Evden çıkıp mesai yapmayan kadının yaptığı “çalışmak” değildir. O tepeden bakılan, “Ev kadınıymış” yollu dudak bükülen bir “acizdir”. Evinin kadını olmak modernlere göre dudak bükülecek bir iştir. İş kadını daha hoş geliyor. Hatta sokak kadını bile ötekinden hoş geliyor.Modernin gözünde o koca parası(!) yiyor. Patron parası mı? Amir fırçası mı? Onun bunun erkeklerinin ağız kokusu mu? Her işe gidiş gelişte yaşadığı tıkış tıkış otobüsler ve minibüslerdeki onur kırıcı durum mu? Onlar işin parçası ayol. Koca kârı yeme de, ne yersen ye! Koca fırçası yeme de, ister amir, ister ustabaşı, ister patron fırçası ye! Hatta sokak magandası ve çarşı maçosunun attığı laf bile ehven…
Ev kadını, üüü! Bir kere özgür(!) değil ayol. Yarım saat işten erken ayrıldığı için amirinden duyduğu lafı kargalar yemese de kendisi özgür. İşyerinde uygulanan sıkı denetime rağmen özgür. “Yarın müsait misin”lere verdiği “Mesaide olacağım, işten yorgun dönüyorum”lara rağmen özgür. Ama ev kadını handiyse esir canım…
Ama o anne. Çocukları var. Yani dünyanın en değerli, en asil, en soylu, en görkemli işini yapıyor. Yani insan yetiştiriyor. Çocuk sokakta yetişmez ki? Çocuk evde yetişir.
Olsun, o yine de “çalışmayan” kadındır. Annelik çalışmak sayılmıyor. Modernlere göre annelik işsizlik sayılıyor. Annelik angarya sayılıyor. Komedi de ne biliyor musunuz: Başkalarının doğurduğu çocuklara bakmak için kurulan sektörlerde çalışmak “iş”, orada çalışanlar da “çalışıp üreten kadın” sayılıyor da, kendi doğurduğu çocuğa bakmak “iş” sayılmıyor. Modernler kazara anne olduklarında durum şu oluyor: baba işe, anne işe, çocuk kreşe, ev pansiyon, aile pansiyoner…
Ondan sonra “bebek mi-köpek mi?” ikilemi geliyor: tıpkı Fransa’da, Almanya’da, Hollanda’da olduğu gibi. Köpek bebekten daha sevimli oluyor modern kadın için. Bir, vücudu deforme etmiyor… Öyle ya: tenperest modernliğin gerçeği bunlar, görmek lazım.
Ama küçük bir sorun: Köpeğin ille de küçük olması lazım; kucağa alınıp sevilecek kadar küçük. Ne de olsa kadın o. Bir canlıyı kucağına alıp sevme güdüsü yaratılıştan verilmiş. Çaresi yok, sevecek. Peki, köpek yerine bebek sevse olmaz mı? Bu soruya Avrupa’nın bebek-köpek (yan yana iyi durmadığını biliyorum, ama anlayın) rakamlarını karşılaştırdığımızda, şu zımni cevabı alıyoruz: Yok, zinhar olmaz! (Almanya’da kayıtlı köpek sayısı nüfus ile neredeyse eşit).
İyi de, köpek de en az bebek kadar masraflı.
Olsun! O kadar kusur kadı kızında da bulunur.
Kazara doğursa bile anneliği sevmemiş ve severek annelik yapmamış (Bunun yanında doğum yapamadığı halde harika annelik yapanlar da var). Annelik yapmadığı için duyguları gelişmemiş, ufku gelişmemiş, hayat tecrübesi gelişmemiş, bilgelik dersen sıfır. Ama olsun; onun köpeği ve bir de mesaili işi var. O kendini tüm annelere hava atma makamında görüyor.
İşte buraya yazıyorum: Cenneti annelerin ayakları altına seren İslam kadını aşağılamadı. Fakat cenneti dünyada arayan tek dünyalı modernler gözümüzün içine baka baka anneliği aşağılıyorlar. Üstelik her birini bir ana doğurduğu halde.
Ne kadar ayıp! Ne kadar küstah! Ne kadar saçma!
MUSTAFA İSLAMOĞLU
2 Şub
youtube açıldı
aylardır kapalı olan youtube bugün, yani 02.02.2009 tarihi itibariyle açık, hayırlı olsun.. tarihe bunu da not düşmek gerekir.. bilumum tunnel’lere olan bağımlılığımızın sonu, youtube’un açılması kutlu olsun
bir daha kapanmamasını veya kapanmasına gerek kalmamasını diliyor, “özgür internet” istiyoruz..
DÜZELTME: bir anlık yaşadığım sevinç kursağımda kaldı.. girememeye başladım.. eh ne diyelim, açılır inşallah..
2. DÜZELTME: şu an itibariyle yine girilebiliyor, sanırım aradaki düzeltme esnasında bi kopukluk oldu.. giriş imkanının sürekli olması temennisiyle hayırlı günler dilerim efenim…
1 Şub
kasadaki çek
İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu.
Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı.
Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu.
Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti.
Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.
Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu.’Çok üzgün görünüyorsun.
Seni rahatsız eden birşey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?’ diye sordu yaşlı adam.
İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, ‘Sana yardım edebilirim’dedi. Çek defterini çıkardı.
İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı.
Çeki ona verirken de şöyle dedi:
‘Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin.
Hadi al’ dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.
İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500.000 dolar yazıyordu
ve imza ise John Rockefeller’e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına.
‘Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim’ diye düşündü.
John Rockefeller’e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti.
Bu değerli çeki kasasına koydu.
Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı.
Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı.
Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu.
Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.
Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı.
Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti.
Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü.
Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı.
Hemşire ‘Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir’ dedi.
‘Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor.
Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor’ diye ekledi.
Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.
İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı.
Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.
Birden, hayatının akışını değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.
Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.
Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır.
Başka yerde aramaya gerek yok..
alıntıdır.
15 Oca
kimden ötürü?
E-posta vasıtasıyla siteme link verip arkadaşlarına bildirenlere ve ziyaret edenlere teşekkürler.. Fazla söze gerek yok.. izleyelim görelim (:
4 Oca
el zeydi
Bağdat’ın yeni açılan büyük alışveriş yerlerinden birisinde bir kadın hızla tuvalete yönelmiş. Ancak yanlışlıkla erkekler tuvaletine girince bir görevli kapıda kadını tutmuş, uyarmış:
-Yanlış girdiniz, burası erkekler tuvaleti
Kadın sormuş:
-Arap dünyasında başka erkek var mı?
29 Ara
kaldırımlar
Kaldırımlar
I
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında,
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık.
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn-cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.
İçimde damla damla bir korku birikiyor,
Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler,
Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor.
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi,
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta,
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum…
Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.
Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin,
İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler…
Tak tak ayaksesimi aç köpekler işitsin.
Yolumun zafer takı gölgeden taş kemerler.
Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim!
Gündüzler size kalsın verin karanlıkları.
Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim.
Örtün üstüme örtün, serin karanlıkları.
Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya,
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya.
Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi.
II
Başını bir gayeye satmış kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!
Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarımız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş, senin kafatasında.
İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevi, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.
Yağız atlı süvari, koştur atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,
Ne senin anladığın kadar kaldırımları…
III
Bir esmer kadındır ki, kaldırımlarda gece,
Vecd içinde başı dik, hayalini sürükler.
Simsiyah gözlerine, bir ân, gözüm değince,
Yolumu bekleyen genç, haydi düş peşime, der.
Ondan bir temas gibi rüzgâr beni bürür de,
Tutmak, tutmak isterim, onu göğsüme alıp.
Bir türlü yetişemem, fecre kadar yürür de,
Heyhat, o bir ince ruh, bense etten bir kalıp.
Arkamdan bir kahkaha duysam yaralanırım;
Onu bir başkasına râm oluyor sanırım,
Görsem pencerelerde, soyunan bir karaltı.
Varsın, bugün bir acı duymasın gözyaşımdan;
Bana rahat bir döşek serince yerin altı,
Bilirim, kalkmayacak, bir yâr gibi başımdan…
Necip Fazıl Kısakürek
*Oğuz Taçyıldız’ın isteği üzerine (:
28 Ara
bir çiçek
Bir Çiçek
Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
Bir yanlışı düzeltircesine açmış;
Gelmiş ta ağzımın kenarında
Konuşur durur.
Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
Güverteleri uçtan uca orman;
Aldım çiçeğimi şurama bastım,
Bastım ki yalnızlığımmış.
Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal Süreya
*Damla Çevik’in isteği üzerine (:
12 Ara
doğum günü..
bugün doğum günüm.. kutlu mutlu olsun vs. internette dolaşırken şunu buldum.. bugün doğanların genel özellikleri.. paylaşmak istedim büyük oranda uyduğu için..
Üstün olmak gibi bir tutkuları vardır. Yaşamda iyi bir yere gelmeyi arzularlar. Haksızlıklar karşısında tepkilidirler. Sorumluluklarının bilincindedirler. Amaçlarına ulaşma konusunda sebatkar ve azimlidir. İnsan ilişkilerinde uzun vadeli dostlukları tercih eder. Geleneksel yapısı, klasik ve sadedir. Yaşamda, gururundan asla ödün vermez. İhtiyatlı ve soruşturmacıdır. Gizli işlerden hoşlanır. Yakın dostluklarında duygusal davranır. Güven duygusu onlar için çok önemlidir. Yurt dışı bağlantılı bir işi veya aile çevresi olabilir. Taviz vermekten hoşlanmazlar. Birlikte çalıştığı kişilerde akıl birliğine dikkat ederler. Mantığına ters gelen olaylara şiddetle karşı çıkarlar. Dostlarıyla aralarında güçlü bağları vardır ve seçici kişilikleri yüzünden aşklarını zor yaşarlar.
çevrenizde başka 12 Aralık doğumlu olan varsa işine yarayabilir.. hepinizin doğum günü şimdiden kutlu olsun ![]()
30 Kas
tevazu
Evvel zaman içinde bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.
Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için
bunu Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aş evi işlevi görüyordu.
Durumu Hacı Bektaş-ı Veli’ye anlatır, Hacı Bektaş-ı Veli ‘helal değildir’ diye kurbanı geri çevirir.
Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır.
Mevlana hediyeyi kabul eder.
Adam aynı şeyi Hacı Bektaş-ı Veli’ye de anlattığını ama onun hediyeyi kabul
etmediğini söyleyince Mevlana şöyle der:
‘Biz bir karga isek Hacı Bektaş-ı Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz.
O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.’
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş-ı dergâhına gider ve Hacı Bektaş-ı Veli’ye,
Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip Hacı Bektaş-ı Veli’nin görüşünü sorar.
Hacı Bektaş-ı Veli de şöyle der:
‘Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir.
Bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.
Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.’
Böylesi tevazu ve incelikle, birbirini yermek yerine yüceltmeyi
becerebilen insanlar olmamız dileğiyle…
alıntıdır.
16 Kas
aşık olmaya hazır mısın?
tam göğsünün ortasında bir yerin acıyacak…
evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin…
sokağa fırlayacaksın…
sokaklar da dar gelecek…
tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi…
ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü…
kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
küçüleceksin…
birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan…
“önemli olan sağlık.”
“yaşamak güzel.”
“boşver, her şey unutulur.”
sen hiçbirini duymayacaksın…
gözyaşlarından etrafı göremez hale geleceksin…
ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksin…
hep ondan bahsetmek isteyeceksin…
“ölüme çare bulundu” ya da “yarın kıyamet kopacakmış” deseler başını
kaldırıp “ne dedin?” diye sormayacaksın…
yalnız kalmak isteyeceksin…
hem de kalabalıkların arasında kaybolmak…
ikisi de yetmeyecek…
geçmişi düşüneceksin…
neredeyse dakika dakika…
ama kötüleri atlayarak…
onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin…
gittiğin yerlere gitmek…
bu sana hiç iyi gelmeyecek…
ama bile bile yapacaksın…
biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın…
aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin…
hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin…
aksini iddia edenlerden nefret edeceksin…
herkesi ona benzetip…
kimseyi onun yerine koyamayacaksın…
hiçbir şey oyalamayacak seni…
ilaçlara sığınacaksın…
birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan…
sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren…
bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek…
boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin…
uyumak zor, uyanmak kolay olacak…
sabahı iple çekeceksin…
bazen de “hiç güneş doğmasa” diyeceksin…
ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler…
ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin…
belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak
isteyeceksin…
nafile…
düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek…
rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin…
her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin…
telefonun çalmasını bekleyeceksin…
aramayacağını bile bile…
her çaldığında yüreğin ağzına gelecek…
ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla…
yüreğin burkulacak…
canın yanacak…
bir daha sevmemeye yemin edeceksin…
hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden…
onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın…
defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret
edeceksin…
yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin…
onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek…
ama bir umut…
onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu…
bu umut seni gitmekten alıkoyacak…
gel gitler içinde yaşayacaksın…
buna yaşamak denirse…
razı mısın bütün bunlara…?
hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye…?
aşık olmaya hazır mısın?
alıntıdır.
11 Kas
şarkılarla diyalog
yıldız tilbe – seni o sanmıştım
hande yener – üzgünüm o kadın ben değilim
çelik – afedersin
izel – eyvallah
*****
berksan – öpüşelim mi
petek dinçöz – git işine
kenan doğulu – bir kereden hiçbir şey olmaz
gülben ergen – kandıramazsın beni
*****
çelik – benimle evlenir misin
kayahan – neden olmasın
gülben ergen- teşekkür ederim
tan – rica ederim
*****
bomb – sen hiç sevdin mi
hülya avşar – sevdim
tarkan – kimdi
kutsi – sana ne
ibrahim tatlıses – haydi söyle
sezen aksu – adı bende saklı
ebru gündeş – erkeksen söyle
seda sayan – o kendini biliyor
özcan deniz – yalvarırım
*****
ibrahim tatlıses – sabuha
aşkın nur yengi – ay inanmıyorum
ajda pekkan – o benim dünyam
petek dinçöz – zevksiz sende
*****
dj yılmaz – bir kere versen nolur yani
kenan doğulu – olmaz
candan erçetin – neden
yıldız tilbe – arkadaşımın aşkısın
gülşen – canın saolsun
alıntıdır.
2 Eki
ayakkabıcı ve çocuk
Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir
çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor
ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir
dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine
doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de
güçlükle…
Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt
kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı
ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı
hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkândan dışarı fırlayıp:
- “Küçüüük!” diye seslendi.” Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller
bir hârika!”
Çocuk, ona dönerek:
- “Gerçekten çok güzeller!” diye tebessüm etti, “Ama benim bir bacağım
doğuştan eksik”.
- “Bence önemli değil!” diye atıldı adam. “Bu dünyada her şeyiyle tam insan
yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı.”
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- “Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.”
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- “Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?”
- “Çok basit!” dedi, adam. “Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar
yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat
insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler…”
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar,
hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işâret ederek:
- “Baktığın ayakkabı, sana yakışır!” dedi. “Denemek ister misin?”
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- “Üzerinde 30 lira yazıyor” dedi, “Almam mümkün değil ki!”
- “ındirim sezonunu senin için biraz öne alırım!” dedi adam, “Bu durumda 20
liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksyn, o da 10 lira eder.”
Çocuk biraz düşünüp:
- “Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!” dedi, “Onu kim alacak ki?”
- “Amma yaptın ha!” diye güldü adam. “Onu da, sağ ayağı eksik olan bir
çocuğa satarım.”
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- “Üstelik de öğrencisin değil mi?” diye sordu.
- “ıkiye gidiyorum!” diye atıldı çocuk, “Üçe geçtim sayılır.”
- “Tamam işte!” dedi adam. “5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5
lira. O da zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım
gitti!”
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. ıçerdeki
raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı
çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını
giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- “Benim satış işlemim bitti!” dedi, “Sen de bana, bunu satsan memnun
olurum.”
- “şaka mı yapıyorsunuz?” diye kekeledi çocuk, “Onun tabanı delinmek üzere.
Eski bir ayakkabı, para eder mi?”
- “Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş…” dedi adam, “Antika eşyalardan
haberin yok her hâlde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu
yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder.”
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka
bir rûyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rûya. Adamın, heyecandan
terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10
liralık banknotu geri vererek:
- “Bana göre 20 lira yeterli.” dedi. “ındirim mevsimini başlattınız ya!”
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.
Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa,
böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki
koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:
- “Babam haklıymış!” dedi. “Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok!
demişti.”
** Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur, *
** Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur, *
** Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur *
** Bulunmayacak Tek şey Senin Benzerindir *
alıntıdır.
2 Eki
azeri aşkı
Sen meni sev, men seni sevim
Sen menin için yan
Men seni severah yanim dutuşim
Glasik eşk neyse onu yaşiyah
Ya da sevme haberin olmasın
Men sana sevdalanıp dolaşim
Platonik eşk neyse onu yaşiyah
Sevdada oturah, yiyah içah
El ele olah, gan kusah
Tombilik eşk neyse onu yaşiyah
İstersen sevdandan kendimi kesim
Sağımı solumu doğriyim biçim
Psikopatik eşk neyse onu yaşiyah
Eyle sevah ki gara sevda olah
Araplara benziyeh gapgara olah
Gara eşk neyse onu yaşiyah
Yalan söylemiyah, hep dogru diyah
Beraber oturah beraber yiyah
Realist eşk neyse onu yaşiyah
Birbirimize türkü söyliyah, mizildiyah
El ele tarlalarda, bostanlarda gezah
Romantik eşk neyse onu yaşiyah
Kediyi, gudiği sen diye sevim
Sen de horozi, guliği men diye sev
Sembolik eşk neyse onu yaşiyah
Gel el ele tutuşip kendimizi elehtriğa verah
Zangir zangir titriyah, ölmiyah
Elektronik eşk neyse onu yaşiyah
Ahırlarda, komlarda buluşah
Tezek agalahlarının dibinde oturah
Otantik eşk neyse onu yaşiyah…
alıntıdır.
29 Eyl
ramazan bayramı
daha dün gibiydi, “Ramazan yaklaştı” sohbetleri yapılmaya başlamıştı, işte bitti bile.. yarın sabah bayram namazı kılınacak, eskiye göre daha az sayıda insan namazdan dönünce evdeki büyüklerin elini öpecek para alacak ya da büyükse de elini öptürüp küçüklerine para verecek.. televizyonlarda bayramınız kutlu olsun yazıları geçecek, banttan programlar yayınlanıp bayrama özel filmler yayınlanacak.. kimisi işin sadece tatil kısmıyla ilgilenip bir yerlere gidecek.. çoğumuzsa mezarlığa ve aile ziyaretlerine gideceğiz..
hepsi yarın olacak.. diğer günler gayet normal tatil günü havasında geçecek.. ama öyle olması, Ramazan’ın ve bayramın tadından bir şey eksiltmeyecek.. eski bayramları hatırlayıp özleyenler ve tekrar yaşamak isteyenler için değeri aynı olacak bu bayramın da.. oruç tutmuş olanlar için serbestçe yiyip içebilmek yine bir başka tatlı olacak.. bayram harçlığı almanın ya da vermenin zevkine bir çoğumuz yine varacağız, az ya da çok..
dileğim, hepimizin bayramı eski bayramlar gibi güzel ve hatırlanmaya değer geçirmesidir.. bayramın sağlık, huzur, afiyet, mutluluk getirmesi ve bayramdan sonra da bunların devam etmesidir.. bayramların, aile ve arkadaşlık ilişkilerinin ve geçen zamanın kıymetinin anlaşılıp aradaki küslüklerin sona erdirilmesidir.. yoldaki adama sıcak bir gülümsemeyle “iyi bayramlar” diyebilmemizdir.. sevgi dolu bir bayramdır dileğim.. zaten hepimizin dileği bu değil mi? (:
Ramazan Bayramı’nız mübarek olsun..
3 Eyl
ymekk

ymekk
fazla yoruma gerek yok.. uic istedi ben de koydum (: maksat hem bir şeyler yazmış olmak, hem kotacı kullandığımı belirtmek (her ne kadar beni tanımasa da sevgili Uğur Çetin’e, diğer adıyla jnmbk’ya selam olsun) hem de blogda resim koymayı denemek gibi bişey.. Ramazan’ınız ve tutuyorsanız oruçlarınız hayırlı olsun, Allah kabul etsin, nice Ramazan’lara erişmeye nasip etsin.. sağlıcakla kalınız.. (:
22 Ağu
tuzlu kahve
Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika bir şeydi. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki… Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular. Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı…
”Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı. “Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.” Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla ”Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: ”Çocukken deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum… Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki…”
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının… Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri… Ev duygusu olan biri… Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi…
O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu… Tatlı ve sıcak. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii… Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu… Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü…
40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. Ölümümden sonra aç diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: ”Sevgilim, bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede…
İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken “Tuz” çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok…
İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da…”
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında bir gün biri, kadına ”Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..
Gözleri nemlendi kadının…
“Çok tatlı!..” dedi…
alıntıdır.
22 Ağu
sahte para, anten, turuncu terlik..
bugün 22 ağustos 2008 cuma.. sene sonunda öss’ye ve yds’ye girecek olmamızdan dolayı dershanemiz ağustosun 16sından itibaren derslere başladı.. kardeşimin sünnetine de 2 gün var (24 ağustos 2008 pazar)
bugün de her gün gibi sabahtan kalktık dershaneye gittik.. ikinci ya da üçüncü tenefüste Soner hocanın bizi dışarıda görmesi haricinde ilginç bir olay yaşamadık.. cuma namazına rahat yetişebilmek amacıyla Selman’la birlikte son derse girmedik.. cuma’ya gittik, kıldık,çıktık.. rahat olmak amacıyla ayağıma Yayla’dan aldığım turuncu parmak arası terliklerimi giymiştim.. altımda kot pantolon ayağımda turuncu terliklerimleydim cuma’ya gidip gelecektim sorun olmazdı.. meğer olacakmış (:
çıkıştan sonra Selman ve Tümer’in isteği üzerine dönerciye gitmeye karar verdik.. 7-8 lira param vardı.. Selman yurttan arkadaşı Şaban’a yol parası verecekti fakat yanında bir gün önce babasından aldığı 200 lira vardı bozdurması gerekiyordu.. bozukluk hiçbir yerde yoktu şansımızı bir de bizim okulun yanındaki demirkan arda büfe’de deneyelim dedik..
büfeye yaklaştık, Selman “abi bunu bozabilir misin?” diye sordu.. büfeci adam paraya baktı, “bi şey alcak mısın” dedi.. “hayır bozdurcam” diye cevap verdi Selman.. adam tekrar paraya baktı, hafiften sinirli gibi gözüken bi surat ifadesiyle birlikte “tamam bozcam ben şimdi dur” dedi ve telefonu eline aldı.. 155′i çevirdi biraz bekledikten sonra konuşmaya başladı.. büfenin yerini tarif etti ve 4 delikanlının ona sahte para vermeye çalıştığını söyledi polis çağırdı.. ben o sırada adamın bizi genç gördüğü için şaka yaptığını, bu şakayı bi süre devam ettirip sonrasında “bozamam ben bu parayı gençler, daha siftah yapmadım” gibi bir şeyler söyleyip göndereceğini sanıyordum.. bu yüzden bütün telefon konuşması boyunca sırıttım.. hatta adam konuşurken “tehdit ediyoruz, silahımız var” diyerek ben de şakaya katıldım aklımca.. (:
büfeci telefon konuşmasını bitirdi ve adamla aramızda tartışma başladı.. fakat ben hala işin ciddiyetinin farkında değildim.. konuşmalar kızışınca anlayabildim.. adam bize “ben bu para için bi hafta çalışıyorum, şimdi size bunu bozsam benim çocuklarım ne yiyip ne içecek? yaptığınız ayıp, geçende birisi 20 milyonla geldi kovdum git kardeşim ya akşam akşam dedim, beni dolandırmaya çalışıyosunuz” gibi laflar etmeye başlayınca “abi sen ciddi misin ya?” diye sordum.. cevap alamadım ve anladım ki oldukça ciddiydi..
tabi adam böyle konuşurken Selman ve Tümer de boş durmuyordu.. “biz hırsız mıyız? öğrenciyiz ne dolandırması? parayı babamdan aldım sahte olamaz, sahte değilse görüşürüz, iyi çağır polis gelsin baksın bakalım” gibi şeyler söyledi.. hatta Selman adama yandaki okulda okuduğumuzu, artık geçerken bi sakız bile almayacağını, herkese olayı anlatıp kimsenin gelmemesini isteyeceğini söyledi.. bir ara parayı almak için uzandığında adam “ne o polisten korkun mu var” dedi.. “ne korkum olacak iyi gelsin polis” dedi.. sinirliydik.. ayağımda turuncu parmak arası terliklerim vardı..
resmen dolandırıcı muamelesi görmüştük.. neyse polis geldi.. paraya baktılar ve sahte olduğunu söylediler.. “başka paran var mı” diye sordular.. Selman da diğer 100 lirayı çıkardı.. baştan ona da sahte dediler fakat onun gerçek olduğu sonra anlaşılacaktı.. Selman babasını aradı, oradaki sivil ve üniformalı polislerle konuşuldu,(Selman’ın sahtecilik alemindeki kod adı Anten’dir.. biz aramızda “çannnaaamın anteni” deriz
) kimliklerimize bakıldı (benim yanımda yoktu bakmadılar) sonra da Selman’la ben çocuk şube’ye gitmek üzere polis otosuna bindik.. önce hastaneye rapor almaya gittik.. ordan şubeye giderken halk eğitim’in orada durduk döner aldık.. şubeye vardığımızda biz dönerlerimizi yerken polis de tutanak tuttu.. yolda olsun, şubede olsun, büfenin önünde olsun muhabbet ediyorduk polislerle.. onlar da suçsuz olduğumuzu, it kopuk serseri tayfasından olmadığımızı anlamışlardı.. yaklaşık yarım saat sonra selmanı içeri çağırdılar.. biz de 2 – 2,5 saat civarı onu bekledik.. bu arada çocuk şube’nin merdivenlerinde bir polisin tabiriyle “çilingir sofrası” kurmuştuk.. kola, su, fıstık almıştık yiyip içiyorduk.. Selman’ın adliyeye gideceğini, bizim arabaya binemeyeceğimizi öğrendik.. ayağımda turuncu parmak arası terliklerim vardı..
Tümer, ben, Şaban yola koyulduk.. Şaban Ziraat Bankası’nın orada ayrıldı.. Tümer’len ben adliyeye gittik.. bir süre dışarda oturup muhabbet ettikten sonra Selman’ı aradık.. meğer hala ifade vermemiş.. gelebiliyo muyuz oraya diye sorduk.. gidebiliyormuşuz, biz de gittik.. Selman’ı oraya götüren Kırşehir’li polis abinin o güzel muhabbetinden istifade ettik.. Ha bir de babasının aradığı yurt öğretmenlerinden biri de adliyedeydi.. adliyede de yaklaşık 2 saat bekledikten sonra işimiz bitti.. Selman ifadesini verdi.. 6225 numaralı dosya’ya işlenmişti bunlar.. savcı’nın Selman’a “öyle hemen sevinme, tekrar karşına çıkabilir bu.. bir daha olursa kimse inanmaz.. belki ceza bile yersin” demesi onun canını sıkmıştı.. anlaşılan savcılar bu yüzden pek sevilmiyorlardı.. ha bu arada, ayağımda turuncu parmak arası terliklerim vardı..
Selman sonuna kadar haklıydı.. paranın sahte olduğunu nereden bilebilirdi ki? polisler de haklıydılar “siz iyi çocuklara benziyosunuz işlem yapmıyoruz gidin güle güle” diyemezlerdi, görevlerini en iyi şekilde yaptılar.. hazır yeri gelmişken Edirne Polisi’ni sevdiğimi söylemek isterim.. bi kaç gıcık polis olduğunu duydum onun dışında sert, halden anlamaz, psikopat polise hiç rast gelmedim.. Allah rast getirmesin.. ve aslında düşününce büfeci de bir yere kadar haklıydı.. bizim sahte parayı adama kakalamak istemediğimiz nereden belliydi? ne kadar iyi görünürsek görünelim kimsenin ne mal olduğu belli olmaz.. o noktada haklı, fakat yaklaşımı ve sözleri son derece yanlıştı.. hoş olmayan yakıştırmalar ve dolandırıcı muamelesi yapması bi esnaf olarak ona yakışmadı.. sonuçta yeri geldiğinde bizden para kazanacaktı.. gerçi şikayetçi olmamış ama yine de ayıp etti.. ve biz bütün arkadaşlarımıza o büfeden alışveriş yapmamalarını, hatta bunu kendi arkadaşlarına söylemelerini de isteyeceğiz.. Edirneli iseniz, Anadolu Öğretmen Lisesi yanındaki demirkan arda büfe’den alışveriş yapmamanızı sizden de rica ediyoruz..
kısacası neye niyet neye kısmet dostlar.. kötü bir amacımız olmamasına ve sahteci ya da kalpazan olmamamıza rağmen, öyleymişiz gibi muamele gördük pek sevgili büfeci amcadan (‘+^”%’^+!/’+%!^!!!!).. fekat her şeye rağmen bu da böyle anlatabileceğimiz güzel bir anımız oldu.. çocuk şubeye de adliyeye’de ikinci kez gidişimdi bunlar.. ilk seferlerde farklı vak’alarda oralarda bulunmuş idim.. amma ve lakin bugün çok farklı idi.. (bkz: i(mek) ek fiili) hakkımızda şikayette bulunuldu, bizim için polis çağırıldı, rapor için önce hastaneye sonra karakola ordan da adliyeye gittik.. ve bütün bunlar olurken, gariptir ki, ayağımda turuncu parmak arası terliklerim vardı.. (:
21 Ağu
bir rüya..
dün gece bir rüya gördüm.. öyle bir rüya ki rüyayı görmedim, kendim yaşadım.. oldukça gerçekçi görüntü kalitesine sahip bi rüyaydı, sanırım son teknolojiydi
rüya, uykudan uyanışımla başlıyordu.. sabah yatakta gözlerimi açıyorum ve rüya başlıyor.. beni uyandıransa kapının önündeki kız/kadın.. 23-25 yaşlarında zayıf bi kız.. içeri giriyor ve perdelerle ilgilenmeye başlıyor.. o arada uykum olduğundan gözlerimi bi süreliğine kapatıyorum.. açtığımda o kız çıplaktı (giyinik hali daha güzeldi, ayrıca rüyadaki tek sakıncalı sayılabilecek yer de burasıydı..) sonra bir kadın girdi içeriye.. kız ne oldu bilmiyorum.. kadın anneme benziyordu baştan o zannettim.. bu sırada ben hala kalkmadım yatakta uyur uyanık yatıyorum.. sonra tanımadığım bir adam geldi.. “buyrun kimsiniz?” dedim.. “burası benim evim” dedi.. “ne demek benim evim ya bi yanlışlık olmalı” dedim.. uykum açıldı ve o sırada aklımdan iki ihtimal geçti.. ya ben gece eve girerken yanlış eve girmiştim ya da bu insanlar sabah yanlış eve gelmişlerdi.. adam “seni evlatlık aldık” deyince çok şaşırdım, afalladım hatta oha falan bile oldum yaniaa.. evlatlık alınmıştım ama haberim bile yoktu.. “banane ya ben gidiyorum” gibi laflar eşliğinde ve adamla kadına sert sözler söyleyerek yanıma da bir valiz alıp çıktım dışarıya.. mekan olarak yamaca benzer bir araziydi rüyadaki şehir.. evlatlık alındığım ev kavgaz bayırının sonunda (tepede), bizim kendi evimizse bayırın başındaymış (aşağıda).. bizim evin o taraflara gidiyorum orada kardeşlerimden Tümer ve Selman’la buluşuyorum.. durumu anlatıyorum fakat sonra ya onların sözlerinden etkilenerek ya da kendi düşüncelerimin değişmesiyle birlikte “durun ya madem annemler beni evlatlık vermişler bi hafta orada kalayım da burunları sürtsün” diyorum.. hoş, evlatlık verdilerse niye burunları sürtsün (:
biz bu konuşmaları yaparken ezan okuyordu bir adam çatıda.. sanırım sabah ezanını duydum.. biraz aşağımızda da edirne tv çekim yapıyordu.. hatta ben Selman’la Tümer’e “hadi gidelim şurdan, şimdi bize de soru sorarlar” diyerek tipik ‘aman şahit yazılmayalım abi’ davranışı gösterdim.. sonrasında rüyanın geçtiği düzlemin ortalarına denk gelen yerde bir binanın terasına çıktık.. (rüyanın geçtiği yeri sadece tek bir bayır olarak düşünmeyin, yan taraflarda da yerler var ama oralarda bir şey olmuyor) terasta tek bir masa var oraya oturuyoruz.. hemen yandaki bina daha uzun ve bizim oturduğumuz yerden bakınca o binanın en üst katında oturanları görebiliyoruz.. ve orası da Özge Cafe’nin üst katı imiş meğer.. diğer kardeşim Umut da oradaki masada oturuyormuş.. biz oraya bakarken o da masadakilerin arasından kafasını uzatıp “aga n’ooldu be?” dedi ve camdan atlayıp yanımıza geldi (aksiyon da var
) ona da durumu anlattım ve hepsine dönüp “beyler ben bi hafta orda kalıcam ararsanız evde değil ordayım” dedim ve yola koyuldum..
evlatlık alındığım evin olduğu binaya girerken cici babamla karşılaştık.. “hayırdır?” dedi, “bi dakika” dedim ve Selman’ı aradım.. yine biraz yüksekteydim aşağıda Selman’ı görüyordum yanında Barış da vardı.. orada kalmamı istemiyorlardı hatta bunu söylediğimde Barış çekti gitti Selman yalnız kaldı.. onunla konuşmayı bitirdiğimde cici babamın gitmiş olduğunu gördüm.. binaya girdim fakat bina apartmandan çok fabrikaya benziyordu.. oldukça yüksek bi tavan ve yerde sanayi çalışanlarına benzeyen işçiler.. uçak fabrikası gibi bir yerdi sanki.. asansör ise daha da garipti.. sadece tabanı olan yanları ve üstü tamamen açık bir alet.. üstüne biniyorsunuz düğmelere düzgün basarsanız istediğiniz yere çıkarıyor ama düz bir yoldan da değil.. geline kına vururken kına tasıyla oynayan yengelerin ellerindeki tas gibi sağa sola ileri geri ve dairesel hareketler bahsi geçen asansörün hareket şekillerinden bir kısmı..
düşmeden gitmem gereken yere (4. kat) çıktım.. apartmana benzeyen bölüme gelmiştim.. fakat garip olan evler ayrı değildi her kat bir evdi ve kapı denen bir şey yoktu.. yalnız güzel yanı evler çok genişti.. o evin önüne geldim (aynı zamanda içindeydim de..) cici annem mutfakta yemek yapıyordu.. mutfaksa koridorun yan tarafında.. cici annemin sırtı bana dönüktü hafiften yaklaştım ve biraz da mahçup bi sesle “merhaba ben geldim” dedim.. cici annem ise ‘ben senin döneceğini zaten biliyordum, geç bağalım deliğanlı’ tavrıyla arkasını bile dönmeden “hoşgeldin geç otur” dedi.. balkona çıktım arkamdan o da geldi.. bir şeyler söyledim sanırım, “az önce annenle konuştum kızdım ona zaten, süzülmüşsün iyice..” dedi.. “annemle mi konuştun? nası yani ya nasıl oldu bu iş, nasıl evlatlık aldınız beni” dedim.. “basbayağı bildiğin parayla aldık işte” dedi.. kötü hissettim.. “yatları katları hanları hamamları zarar etmemiş gibi annene verdik, seni aldık” dedi.. mal mıydım lan ben?! o an fikrim üçüncü kez değişmişti.. bir hafta değil sürekli orada kalacaktım artık kararım buydu.. ardından birkaç şey daha soracaktım fakat rüya sona erdi..
uyandığımda anneme rüyamı anlattım ve “beni evlatlık verecek olursan hiç olmadı haber ver” dedim.. kafamda kalan sorular ise
- o kadın bütün parayı anneme verdiyse ne anladım ben evlatlık alınmaktan?
- odada ben olduğum halde soyunan kıza ne oldu ve o kimdi?
- sabah nasıl başkasının evinde uyanmıştım? gece uyurken mi taşıdılar beni?
işte böyle dostlar.. rüyam böyle.. unuttuğum yerler var ise düzeltirim tekrar.. rüya hakkındaki tabirlerinizi, düşüncelerinizi, duygularınızı vs. neyiniz varsa yazabilirsiniz.. hatırladıkça güleceğiniz rüyalar görmeniz dileğiyle, esen kalın (:
NOT: ilginç olduğunu düşündüğünüz rüya görürseniz mutlaka bir an önce ayrıntılarıyla yazın.. malum, en çabuk unutulan şeylerden biri de rüya..
12 Ağu
norveçli balıkçıların tercihi neutrogena
7 gün aradan sonra tekrar merhaba..
yazacak pek bir şeyim olmamasına rağmen düşen ziyaretçi sayısı ve kendi sayfama her girdiğimde aynı şeyleri görüyor olmamdan olacak, yeni bir yazı yazma gereği duydum..
gereksiz bazı bölümlerini sildiğim şu ilginç irc log’unu sizlerle paylaşayım istiyorum
[Çrş Ağu 6 2008] [22:55:28] <ALi_Avkaya> energY: do your country’s fishermen use nutrigina hand creme’s?
[Çrş Ağu 6 2008] [22:55:32] <zubak> yau bu norveçli bizi nasıl buldu
[Çrş Ağu 6 2008] [22:55:46] <energY> ALi_Avkaya: Why would they?
[Çrş Ağu 6 2008] [22:55:58] <energY> They use engine oil as far as I know…
[Çrş Ağu 6 2008] [22:56:05] <ras0ir> LOL
[Çrş Ağu 6 2008] [22:56:28] <ALi_Avkaya> energY: that creme’s ads in our tv’s and they said that norwegian fishermen use nutrigina hand creme’s and they care for their hands
[Çrş Ağu 6 2008] [22:57:14] <energY> ALi_Avkaya: I know very few people who is fishermen who use hand creme
[Çrş Ağu 6 2008] [22:57:16] <hamit> ahuahuahua
[Çrş Ağu 6 2008] [22:57:19] <ALi_Avkaya>
[Çrş Ağu 6 2008] [22:57:26] <ALi_Avkaya> energY: i think so..
[Çrş Ağu 6 2008] [22:57:36] <energY> Norwegian fishermens hands is so fucked up by the ropes and boats
[Çrş Ağu 6 2008] [22:57:40] <ras0ir> energY, just for funbecause of commercial
[Çrş Ağu 6 2008] [22:57:42] <energY> That no creme will help
[Çrş Ağu 6 2008] [22:57:42] <ALi_Avkaya> ahahuahua
[Çrş Ağu 6 2008] [22:57:48] <hamit> ALi_Avkaya: yiğidim ecnebicende iyimiş yauw
[Çrş Ağu 6 2008] [22:57:55] <ALi_Avkaya> eh işte abi
[Çrş Ağu 6 2008] [22:58:01] <ALi_Avkaya> dil bölümü öğrencisiyiz
anladığınız kadarıyla #pardusgeyik kanalına norveçli bi dayı geldi.. ben de ras0ir abimin aklına geldiği üzere neutrogena kremlerini sordum
doğru yazılışı neutrogena imiş ama o sırada aklıma öyle gelmişti.. ayrıca niye cream demek varken fransızlar gibi creme dedim bilmiyorum.. kremlerin çoğu fransız malı olduğu ve onların üstünde creme yazdığı için olsa gerek.. konuşmaların çevirilerine gerek olacağını sanmıyorum ama kısaca açıklamak gerekirse ben ona “sizin ülkedeki balıkçılar neutrogena el kremi kullanıyor mu” diye sordum.. o da “niye kullansınlar ki, benim bildiğim kadarıyla motor yağı kullanıyorlar” dedi..(ben balık yağı biliyordum ama..) ben de ona “bizim tv’lerde dönen bi reklam var orda norveçli balıkçıların neutrogena el kremi kullanıp ellerine özen gösterdiklerini söylüyor” dedim.. o da bana “balıkçı olup el kremi kullanan çok az insan tanıyorum” dedi.. “ben de öyle düşünüyorum” dedim.. “norveçli balıkçıların elleri halatlardan ve gemilerle uğraşmaktan s…liyo.. öyle ki krem falan yardım edemez” dedi..(gerek yoktu çeviriye ama.. eheh
) bu da böyle güzel bir anımdır
acayip diplerdeki not: bu balıkçı olayı doğru olabilir bunun için bkz: http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1997/10/22/13935.asp
bahsi geçen reklam filmini bilenler bilir.. bilmeyenler için bir link koymak isterdim fakat net üzerinde bu reklamı bulamadım..
5 Ağu
özgürlükiçin.com kde 3.5.10 haberi :)
http://liquidat.wordpress.com/2008/08/04/kde-3510-to-be-released-in-august/
yukardaki adresteki haberi çevirmeye çalıştım bu sefer de.. bu sefer daha kolay geldi, umarım beğenilir..
haberin adresi http://www.ozgurlukicin.com/haber/kde-35-serisine-devam/
1 Ağu
özgürlükiçin.com kde 4.1 haberi :)
dün freenode irc serverında iken ozgurlukicin.com’dan sevgili Seda Akay, siteye haber yazmak isteyip istemediğimi sordu. dil bölümü öğrencisi olduğumu bir yerden duymuş olacak. böyle bir teklif karşısında mutlu oldum ve denemeye karar verdim. ne yapmam nasıl yapmam gerektiği hakkında bilgi aldıktan sonra çalışmalara başladım. dün geceki Nert faciasını seyrederken çalışmam biraz aksadı.(nert faciasını Ali Işıngör, Akın Ömeroğlu, Eren Türkay ve irc’deki nickleriyle Deniz,Yns^ ve diğer birkaç arkadaş biliyorlar
) gece olunca evdekilerin “kapat artık şu düzeni” talebini geri çeviremedim ve telefonumdan alem fm’i açıp matraxı dinledim. saatimi 9 buçuğa kurdum sabah kalkınca öğlene kadar yarım kalan işimi tamamlayıp gönderdim.. şimdi cevabı bekliyorum. her anlamda ilk yazım olduğu için heyecanlı ve kaygılıyım.. daha önce KDE 4.1 kullanmamış olmam, hatta pardusta bile yeni biri sayılmam, daha önce bu tip yazılarda hiç deneyimimin olmayışı gibi etkenler beni kaygılandırıyor. gerekli düzeltme bu gece yapılacak ve yarın yazıyı görmüş olacağız sanırım. umuyorum okuyanınız olursa sıkılmaz
haber çıktı adres http://www.ozgurlukicin.com/haber/kde-41-cikti/
30 Tem
bir anket..
Dünya çapında bir anket yapılmış. Sadece bir soru sorulmuş: “Lütfen dünyanın geri kalan kısmındaki yiyecek eksikliğine bir çözüm ile ilgili kişisel görüşünüzü dürüstçe belirtiniz.”
Anket büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmış.
Çünkü
* Afrika´da insanlar “yiyecek” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
* Batı Avrupa´da insanlar “eksiklik” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
* Doğu Avrupa´daki insanlar “kişisel görüş”ün ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
* Orta Doğu´da insanlar “çözüm”ün ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
* Güney Amerika´daki insanlar “lütfen” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
* İsrail´deki insanlar “dürüstlük” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.
* Ve Amerika´daki insanlar “dünyanın geri kalan kısmı”nın ne anlama geldiğini bilmiyorlar…
alıntıdır..
30 Tem
para, maymunları nasıl fahişe yapar?
Keith Chen, Yale Üniversitesinde ekonomi bölümünde görev yapan bir profesör.
Keith Chen’in araştırması, maymunlara, para kullanmayı öğretmek ve bunun sayesinde topladığı bilgileri, bizlerin yani insanların, para ile olan ilişkisini karsılaştırıp, çeşitli sonuçlar çıkarmak.
Araştırma, Yale Üniversitesinin maymun laboratuvarında başlıyor. Bu laboratuvarda 7 adet capuchin maymunları, bir ana ve birçok küçük deney kafeslerinde, para kullanmayı öğreniyorlar. Para olarak, gümüş renkli, somun kullanılıyor. Süreç gayet basit. Ana kafesten bir maymun alınıp, deney kafesine koyuluyor. Bu maymuna para adını verdikleri somun veriliyor. Maymun öncelikle bu somunu kokluyor, ağzına götürüyor.
Bu aşamada bir tepsi içinde çeşitli yiyecekler getiriliyor: elma, üzüm ve jell-o. Amaç, bu 7 maymunun her birinin sevdiği yiyecek türünü bulmak ve bu yiyeceği elde etmek için parayı kullanmalarını sağlamak. Deney kafesindeki maymun elmayı seçiyor. Araştırmacılar, maymuna elmayı vermeden önce, elinden parayı alıp, maymuna yiyeceği veriyorlar.
Bu süreç haftalarca sürüyor ve maymunlar birkaç hafta sonra, ellerindeki somunun yani paranın gücünü anlamaya başlıyorlar.
Maymunlar paranın kullanımını; araştırmacılar, en çok tercih edilen yiyeceği öğrendikten sonra, yeni bir süreç başlıyor: fiyatlandırma.
Bu yeni süreçteki amaç, maymunların, biz insanlar gibi rasyonel kararlar verip vermediğini bulabilmek. Böylece araştırmacılar, birçok maymunun tercihi olan jell-o’nun fiyatını iki somun, elmanın fiyatını yarım somun ve üzümün fiyatını ise bir somun yapıyorlar. Buldukları sonuç ise gerçekten ilginç. Maymunlar, deney sırasında, biz insanlar gibi para harcama konusunda çoğu zaman rasyonel davranıyorlar. Parasını, en çok yiyecek alabileceği şekilde harcamaya başlıyorlar. Maymunlar, 1 somun verip, 2 dilim elma almayı, fiyatı 2 somun olan bir adet jell-o’ya tercih etmeye başlıyor.
Buraya kadar her şey güzel!
Günlerden bir gün, yine ana kafesten, deney kafesine alınan maymun, deney kafesindeki bir tepsi içinde bulunan 12 somunu görüp, aniden çılgına dönüyor. Paraların bulunduğu tepsiyi kapıp, ana kafese fırlatıyor ve kendisini de ana kafese atıyor. Ana kafesteki bütün maymunlar bir anda gökten para yağdığını görüp, yere düşen paraları kapışmaya başlıyorlar.
Levitt, bunu yazısında maymun tarihinde gerçeklesen ilk “banka soygunu” (maymunun tepsiyi çalması) ve “hapishane kaçışı” (maymunun deney kafesinden, ana kafese kaçışı) olarak tanımlıyor.
Bütün bu kaos içinde araştırmacılar, ana kafesteki maymunlardan parayı geri almaya çalışıyor. Olay biraz yatıştığı bir anda Keith Chen, hiç görmemeyi tercih ettiğini söylediği bir olaya şahit oluyor: Erkek maymunlardan biri, dişi maymunlardan birine yaklaşıp, ona elinde bulunan somunlardan birini veriyor ve bunun karşılığında dişi maymun, erkek maymunun seks teklifini kabul ediyor!
İşin ilginç yanı bu iki maymunun “işi” bittikten sonra, dişi maymun “kazandığı” parayı araştırmacıya getirip, bununla üzüm almaya çalışıyor. Chen, bu olayı maymun tarihindeki ilk ” fuhuş” olarak tanımlıyor.
Üniversitenin araştırma etik bölümü, maymunlar üzerinde yapılan para araştırmasının, maymunların yaşam koşulunu, değerlerini ve gündelik yaşamlarını tamamen değiştirdiği ve zedelediği gerekçesiyle, araştırmayı iptal edip, maymunlara para verilmesini yasaklıyor.
alıntıdır..
30 Tem
evlenilecek hatun tipi..
1.65 boylarında,
iri yeşil gözlü (mümkünse mevsimsel olarak güneşe göre rengi değişebilsin)
minik çene, bıdık burun,
öpülesi, kendinden pembe dudaklar minik bir ağız.
ince bir boyun,
saçlar uzun beline doğru şöyle, esmer
yarım washington portakalı büyüklüğünde (avuçtan taşmayacak…) gögüsler. (80 – 85 ayarında yani)
gergin bir göbek (şöyle dokunduğunda irkilmesini izleyebilecen…)
bel bölgesindeki kemikleri belli olmasın hafif basenler şöyle (hatun dediğin ele gelecek…)
hafiften iri kalçalar (basenlerle uyum içinde olacak, kalp şekli yakalanabilirse enfes olur)
düzgün bacaklar (kemikleri belli olmayacak)
ince ayak bilekleri
37 yada 38 numara ayaklar
bakımlı parmaklar, pembe topuklar
fiziksel olarak böyle bi şey benim düşündüğüm.
gelelim huyuna suyuna,
1 kere eğitimli olmalı, mesela kütüphanecilik, işletme, iktisat, diyetisyen mesela
2 benden az kazanmalı (uçurum olmadan, misal ben 1milyar kazanıyorsam oda 700m olsun)
3 edepli bir kız olsun, oturmayı kalkmayı, büyüklerine hürmet etmeyi bilsin.
4 her şeye peki demesin ama orta noktada buluşmayı da bilsin
5 deli gibi aşık olsun bana etraftaki daha iyi alternatiflerle bana boynuz takmayacak kadar sevsin beni
6 anne vasıflarına sahip olsun şefkat göstermeyi bilsin (kendi isteyince anne olacak, ısrar etmeyecez…)
7 acımızdan ölmeyecek kadar yemek pişirmeyi bilsin yeter (misal yumurta, pilav, makarna)
9 hanım hanımcık giyinsin. (öyle g-string, göbeği açık gömlek tişört olayı bize ters)
10 dinlemeyi bilsin aynı zamanda kendini dinlettirsin benimle ağlasın benimle gülsün.
11 damak zevkimiz birbirine yakın olsun. yemeğe çıktığımızda birimiz aç kalmasın
12 yapmacık/yalancı olmasın, sevdiğine sevdim, sevmediğine sevmedim diyebilsin.
13 arkadaşlarımı sevsin, arkadaşlarımın kız arkadaş/eşlerini sevsin, sevmese de katlanabilsin.
14 ailesi çok zengin olmasın ama bize muhtaç durumda da olmasınlar.
15 ailesi çocuk sever olsun torunları üstlerine atıp tatile gidebilelim.
16 beni çevremdeki hatunlardan kıskansın, zaman zaman bu yüzden bana trip yapsın.
17 eski erkek arkadaşlarının büyük bir kısmı ölmüş olsun. ölmemişse evli ve çocuklu olsunlar görüşmeyelim.
18 kitap okusun, bana da döve döve okutsun. entelektüel birikimi olsun ama entel olmasın.
işte böyle bi şey…
gelen mesajlar üzerine benim eklemeyi unuttuklarım :
19 öyle kulağına göbeğine metal şeyler takmasın
20 hiç bi yerinde dövme olmasın
21 metal müzik dinlemesin
22 evde eğlenmeyi tercih etsin ama dışarda da eğlenmeyi bilsin
23 cebinde faturalı hat kullansın, ayrıntılı faturası bana gelsin ben ödeyeyim.
24 yoga, solaryum, fitness gibi abidik gubidik işlerle uğraşmasın ama kuaföre gitsin, güzellik salonuna gitsin.
bana ait değil fakat görüşlerimi büyük ölçüde yansıttığı için paylaşmak istedim
![]()
30 Tem
Türkçe’mizin En’leri
En uzun kelime: muvaffakıyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine (70)
En uzun kelime için açıklama:
Kötü amaçların güdüldüğü bir öğretmen okulundayız. Yetiştirilen öğretmenlere öğrencileri nasıl muvaffakıyetsizleştirecekleri öğretiliyor. Yani öğretmenler birer muvaffakıyetsizleştirici olarak yetiştiriliyorlar. Fakat öğretmenlerden biri muvaffakıyetsizleştirici olmayı, yani muvaffakıyetsizleştiricileştirilmeyi reddediyor, bu konuda ileri geri konuşuyor. Bütün öğretmenleri kolayca muvaffakıyetsizleştiricileştiriverebileceğini düşünen okul müdürü bu duruma sinirleniyor, ve söz konusu öğretmeni makamına çağırıp ona diyor ki: “Muvaffakıyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine laflar ediyormuşsunuz ha? …”
TDK’ndaki en uzun kelime: kuyruksallayangiller (20)
En uzun palindromik kelime: esneyemeyense (13)
Tersten okunduğunda da anlamlı olan en uzun kelime: ıralamamalara, aralamamaları (13)
Art arda çifter çifter en çok harf bulunduran kelime: maatteessüf (4)
En uzun bir sesli bir sessiz giden kelime: mücadelecileşiveremeyebileceğimizin (35)
Harf tekrarı içermeyen en uzun ekli kelime: hüpletiyormuşsanız ve hödükleşmiyorsanız (1
Harf tekrarı içermeyen en uzun eksiz kelime: konseptüalizm (13)
Sadece bir harfi farklı olan en uzun eksiz kelime çifti: mahrumiyet, mahkumiyet (10)
Alfabemizin ilk 14 harfi ile yazılan en uzun kelime: affedicideki (12) (İsmet Keskinsoy)
Alfabemizin son 14 harfi ile yazılan en uzun kelime: tutuşturtuşumuzunmuş (20)
En uzun kısaltma: İYSSKSİİD (9)
(İş Yerinde Sağlık, Sağlık Korunması ve Sigorta İle İlgili Danışma (Komitesi).
En çok anlamı olan kelime: çıkmak (TDK’da 58 anlamı sayılmış)
Aynı kökene sahip olup en çok farklı şekilde kullanılan kelime: hakan, han, kaan, kağan (4)
Farklı köklere sahip olup en çok anlamı olan kelime: karın (4)
(Dört anlamı: kar kelimesinin 1.tekil şahıs iyelik hali, karmak fiilinin 2. çoğul şahıs emir hali, karı kelimesinin 2. tekil şahıs iyelik hali, karın kelimesi.)
En çok anlamdaş: tuvalet, ayakyolu, memişhane, apteshane, kenef, hela, yüz numara, kademhane
Bir harfi en çok içeren kelimeler:
alafrangalaştıramayacaklardansalar (13)
beybabalaşabilen (4)
seccadecileşecekmişsinizcesine (5)
çiçekçiymişçesine (4)
didindirdiklerimizdendir (6)
gelenekselleştiriveremeyebileceklerdenseler (15)
gepgergin (3)
dağdağasızlığa (3)
hahhah (4)
sıkıntısızlaştırıcılığınızın (11)
kişiliksizleştiricileştiriverebileceklerimizden- mişsinizcesine (16)
janjan (2)
kikirikleşecektik (5)
tellallaşılabilmeli (7)
mükemmelleşemememmiş (7)
anneanneninkininsin (9)
otokontrolsüzleşiyor (5)
hötöröf (3)
muharrirleştirivermişlerdir (7)
hassasiyetsizleşseymişsin (6)
şişikleşmişmiş (5)
tattırttıktan (6)
unutturuculuğumuzunmuş (10)
düşündürttürücülüğümüzünmüş (11)
verevleşivermek (3)
yayımlayamayayım (5)
lezzetsizleşemezseniz (5)
Harf Sayıları:
2 harften oluşan en uzun kelime: ememememe (9)
3 harften oluşan en uzun kelime: yamayamamaya, yamayamamama (12)
4 harften oluşan en uzun kelime: mayalayamamamla (15)
5 harften oluşan en uzun kelime: mayalayamamalıyım (17)
İçindeki her harf birden fazla geçen en uzun kelime: serserileşememişlerse (21)
İçindeki her harf tam ikişer kez geçen en uzun kelime: kükürtatarının (14)
(kükürtatar: kükürtlü buhar çıkaran ve üzerinde kükürt biriken alan)
İçindeki bütün harfler ya bir ya da iki kez geçen en uzun kelime: törpüleyemiyormuşsanız (22)
İçinde en çok sayıda farklı harf bulunduran kelime: gölcükleştiriyormuşsanız (20)
Sesliler Ve Sessizler :
Sesli / sessiz oranı en yüksek kelime: aile, iade (3/1)
Sessiz / sesli oranı en yüksek kelime: sfenks, sprint (5/1)
Ardarda en çok sesli: suiistimal, maaile (3)
Ardarda en çok sessiz: angström (5)
Bir seslinin bir kelimede en çok kullanımı (başka sesli yok): badanalayamayacaklardansalar (12)
Bir sessizin bir kelimede en çok kullanımı (başka sessiz yok): anneannenin (6)
Sadece birer harfleri farklı olan ve aynı eki taşımayan en çok kelime:
3 harfli: ban, can, çan, dan, fan, han, kan, lan, pan, san, şan, tan, van, yan, zan (15)
4 harfli: kaba, kaça, kafa, kaka, kala, kama, kana, kapa, kara, kasa, kaya, kaza (12)
5 harfli: kabın, kaçın, kadın, kalın, kapın, karın, kaşın, katın, kayın (9)
(kabın: kap + tamlayan eki; kapın: kapı + iyelik eki; katın: katmak eylemi 2. çoğul kişi emir kipi.)
6 harfli: sarmak, sarmal, sarmam, sarman, sarmaş, sarmaz (6)
7 harfli: çekinik, çekinim, çekinin, çekinip, çekinir, çekiniş, çekiniz (7)
En çok anagram:
3 harf: aks, ask, kas, sak (4)
4 harf: aksı, asık, askı, ıska, kası, kısa, sakı, sıka (8 )
5 harf: çakır, çarık, çarkı, çıkar, çıkra, çırak, kaçır, kıraç, arkçı, ırkça (10)
(Son iki kelimeyi İsmet Keskinsoy gönderdi.)
6 harf: kelime, ekilme, eklemi, melike, kileme, ekelim, emekli, ekimle, ekmeli, lekemi (10)
7 harf: akıldır, aklıdır, alırdık, darılık, kaldırı, kalırdı, kıladır, kılardı, lakırdı (9)
Harf sırası:
Harfleri sıralı olan en uzun kelime: dekorsuz (
En çok sessiz harfi sıralı olan kelime: bıçaklamanız (7)
Harfleri ters sıralı olan en uzun kelime: Soğdca (6)
En çok sessiz harfi ters sıralı olan kelime: yatırmak (5)
Harfleri sıralı olan en uzun cümle: Aç değil mortuz. (13)
Harfleri ters sıralı olan en uzun cümle: Vur, on mıh feda! (12)
Atasözleri ve deyimler:
En uzun atasözü: Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır. (57)
En kısa atasözü: Aç ayı oynamaz. (12)
En uzun sıfat-deyim: huyu huyuna suyu suyuna uygun (25)
En uzun fiil-deyim: Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak (42)
En uzun söz-deyim: Geline oyna demişler, yerim dar demiş; yer göstermişler, yenim dar demiş. (59)
Özel isimler:
En uzun ad: Abdulmuttalip (13)
En uzun soyad: Kocakethüdaoğullarından (23)
(Mehmet ~, Balıkesir telefon rehberinden)
En çok ad: Hasan Hüseyin Kerem Uğur Arda (4)
En sık rastlanan ad soyad: Mehmet Yılmaz
En sık rastlanan aynı ad soyad: Yılmaz Yılmaz
(Son iki rekor için kaynak ÖSYM’nin veritabanıdır.)
En uzun il adı: Afyonkarahisar (14)
En uzun ilçe adı: Şereflikoçhisar (15)
En uzun cadde, sokak adı: Profesör Doktor Muammer Aksoy Caddesi (26)
(Ankara-Bahçelievler eski 2. Cadde.)
Başka bir dilde farklı bir anlamı olan en uzun sözcük:
Almanca: kalender ( 8 ) (Almanca’da “takvim”)
Fransızca: piller ( 6 ) (Fransızca’da “yağmalamak”)
İngilizce: deliver ( 7 ) (İngilizce’de “dağıtmak”)
İspanyolca: rey ( 3 ) (İspanyolca’da “kral”)
İtalyanca: usare ( 5 ) (İtalyanca’da “kullanmak”)
Latince: hasta ( 5 ) (Latince’de “mızrak”)
alıntıdır..
30 Tem
aşk üstüne
Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan “Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?” diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.
Sen, “Ama senin için şunu yaptım” derken o, “şunu yapmadın” diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “Peki o ne yaptı” deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “Acılara tutunarak” yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki…. Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası….
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…
Hayatı ıskalamaya lüksün yok senin…..
Nazım Hikmet
30 Tem
O olmazsa yaşayamam
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle O daha az sever seni,
Senin O’nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini…
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak…
Can Dündar
30 Tem
geri sayım
9 canlı olsaydın bile en fazla…
8 kez kaçabilirdin Azrail’in elinden…
7 düvele sultan olsaydın dahi bil ki yerin..
6 mekan olacak sana… en fazLa..
5 metre kumaş götüreceksin… kapatacaksın..
4 açsan da gözlerini… bu dünya..
3 günlük fani dünya…Azrail’in önünde..
2 kat olup yalvarsan da nafile… bil ki
1 gün öleceksin…işte o zaman..
0 dan başlayacak her şey..
çünkü ölüm bir yok oluş değil, yeniden doğuştur..
alıntıdır..
30 Tem
aşk üstüne..
Bu çapkın olanlara;
Sevmediğin birine asla “seni seviyorum” deme.
İçinde olmayan duygulardan varmış gibi söz etme.
Kimsenin hayatına kalbini kırmak için girme.
Sevgi dolu bakan gözlere asla yalan söyleme.
Çünkü birine verebileceğin en büyük acı,
Aşık olmadığın birini kendine aşık etmektir.
Bu Yalnız olanlara;
Aşk bir kelebek gibidir. peşinden koştukça hep senden kaçar.
En iyisi bırak uçsun, inan ki hiç beklemediğin bir anda gelip omzuna dokunuverir…
Aşk mutlu eder, bazen de üzer…
Ama aşk özeldir, aşkını hak eden birine sunarsan eğer.
Bu kalbi kırık olanlara;
Kalp yarası siz kanatmaktan vazgeçinceye kadar sürer.
Ve ilacı bu acıya alışmak değil, ondan ders çıkarabilmektir.
Ve bu da dönmeyecek birini hala bekleyenlere;
Hayatın en hüzünlü anı, deli gibi sevdiğin insanın buna hiç değmediğini gördüğün andır.
Ve en büyük kaybın onun için harcadığın yıllardır.
Senin aşkını şu gün hak etmeyen,
Bil ki 10 sene sonra yine hak etmeyecektir…
Bırak, Gitsin…
alıntıdır..
30 Tem
Selamun Hello
Blog dünyasına merhaba.. Pardus kullanmanın getirdiği blog yazma gerekliliği hissiyle ve birkaç kişinin tavsiyesiyle wordpress’e kaydoldum ve şu an pek bir anlam ifade etmeyen, sadece merhaba demek amacı taşıyan ve sizin okumakta olduğunuz blog’umu yazıyorum..
Adım ALi Avkaya.. neden L büyük derseniz, öyle işte.. kendimi tekrar tanıtmama gerek yok sanırım.. sitede var olması lazım bir kez tanıttım çünkü.. blog dünyasında oldukça acemi olduğumu söylemeliyim.. daha fazla uzatmak istemiyorum.. Blog yayınlamaya başladıkça bu yazının altlarda kalacağını biliyorum ve gün gelip bu yazıya baktığımda “vay be hatırlıyorum da ilk bunu yazmıştım” demeyi ümit ediyorum. Umarım siz de yazılarımı okumaktan zevk alırsınız. Hepinize ishalsiz, kabızsız günler..

Son Yorumlar